Bize Sorun

 

Sorunuz kaydedildi. Teşekkürler!

Ara

"Ölüm"

Doğduğumuz günden itibaren hepimizin bildiği fakat göz ardı ettiği bir gerçek var, o da ölüm. Bugün tüm dünyanın yaşadığı korona virüs, hepimizin bildiği bu ölüm gerçeğini yüzümüze tokat gibi vurdu. Bu sarsıcı gerçekle yüzleşmek hepimiz için çok sancılı bir süreç oldu ve hala da oluyor. Ben artık bu süreçte yaşadığımız bu sancıyı, bir doğum sancısı olarak görüyorum. Canlının hayatta kalabilmek için gerekli adaptasyonu yaşaması gerekir ki hayatta kalabilsin. Bu yaşama dürtüsüdür bizi canlı kılan ve şu an geçirdiğimiz süreçte de sancılı bir doğumdayız. Her doğum beraberinde bir ölüm getirmiyor mu zaten? Bunun gibi örneklere geçmişte görmemiz de mümkündür. Şöyle bir tarihe bakalım, insanlık; sık sık savaşlar, veba, İspanyol gribi gibi milyonları öldüren salgınlar geçirmiş ve görmüştür. Ama nasıl oluyor da her seferinde göz ardı edebiliyoruz bu gerçeği, halının altına itebiliyoruz. Bu kadar kolaysa ölüme alışmak neden bu kadar görmezden gelmeye çabalıyoruz onu?


Günümüzde yaşadığımız salgınla beraber, son günlerde sık sık üzerine düşündüğüm bu ölüm kaygısı hakkında yazma ihtiyacı duydum. Çünkü etrafımda sıklıkla duyduğum şey, bugünlerin biteceğine ve her şeyin eskisi gibi mükemmel olacağına dair umut arayışlarının oluşu. Eskiden mükemmel olan şey neydi? Ölümsüz müydük, her şey yolunda mıydı, hiç problem yok muydu hayatımızda? Ya da bu salgın tamamen bitti diyelim ne olacağını varsayıyoruz mesela? Yine bir şeylere bel bağlayarak anı yaşayamadığımız geldi aklıma. Geçenlerde biri ‘Yarın öleceğini bilsen ne yapardın?’ diye sordu. Biri ibadet ederdim, biri bugüne kadar söyleyemediklerimi söylerdim herkese dedi. Soruyu soran ‘Neden şimdi yapmıyorsunuz bunları?’ diye sorunca cevap veremedik. Derin bir sessizlik kapladı içimizi. Herkes düşünüyordu çünkü ‘Neden?’. Ben ise şöyle düşündüm içimden; çünkü burada hepimiz yarın ölmeyeceğimizden çok eminiz. Ama nerden biliyoruz ki? Belki de öyle inanmak istiyoruzdur.


Yalom’un da söylediği gibi, yazılı düşüncenin başlangıcından itibaren birçok düşünce, hayat ve ölümün birbirine bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Buna göre, her şeyin yok olduğu bu evrende, bizler de yok olacağımız gerçeği ve korkusu ile yaşamamızın gerektiği bir gerçeklikteyiz. (1). Aziz Augustinus; ‘İnsanın gerçek benliği ancak ölüm karşısında doğar.’ diyerek bizlere, halının altına itilmiş ve çıkmaya zorlayan bu gerçeğe daha rahatlatıcı bir bakış açısı sunmuştur. Peki ne yapmalı bu baş belasıyla dediğinizi duyar gibiyim. Ne yapacağımızı tam olarak bilmiyorum ama ne yapmayacağımızı biliyorum. Bu gerçeği halının altına itmeden, temel varlığımızı inkar etmeden, bu gerçekle yüzleşmek. Madde dünyasında boğulmadan varlığımızı hatırlamak ve şu anda kalabilmek belki de. Var olmak mı, yok olmak mı? Bütün mesele bu!

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor

Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için

Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için

Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için

Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için

Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için

Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey veremediği için

Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.

William Shakespeare


22 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör